Bir Elçinin Seyahati

Mehmed Said Efendi ve Sefaretnamesi

Hikâye 1709 yılında İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın ( XII. Karl) Rus Çarı Petro’dan kaçarken Osmanlı’ya sığınması ile başlıyor. İsveç Osmanlı’ya borçlanıyor, bu sırada Osmanlı stratejik bir değişiklik yapıyor ve artık Avrupa’ya elçi yollamaya başlıyor… Tarihi metin ve sefaretnamelerden yola çıkarak Oryantalist Resim Koleksiyonu yöneticimiz Barış Kıbrıs kaleme aldı.

Pasarofça Antlaşması (1708) sonrası Balkanlar’da Osmanlı Devleti sınırları
Pasarofça Antlaşması (1708) sonrası Balkanlar’da Osmanlı Devleti sınırları
 

Osmanlı Devleti 18. yüzyılda Karlofça ve Pasarofça antlaşmalarıyla ciddi toprak kayıpları yaşadı. Daha önce diğer ülkelere pek elçi gönderme ihtiyacı duymayan Osmanlı Devleti, bu kayıplardan sonra Batı’yı daha iyi tanıma, Avrupa Devletleri’ndeki askeri, siyasi, sosyal ve teknolojik gelişmeleri yerinde gözlemleme ihtiyacını giderek daha güçlü hissetmeye başladı. Yüzyılın ikinci yarısında çoğu batılı ülkelere gönderilen elçilerin sayısı daha da arttı ve ilk olarak 1793’te Londra’da ikamet elçiliği kurulması kararlaştırıldı. Osmanlılar açısından uluslararası ilişkileri doğru tahlil edebilmek için yerinde gözlem yapmak, olası tehditlere karşı kurulacak ittifakları değerlendirmek, ticari ilişkileri geliştirmek gereklilikleri gönderilen elçilerin başlıca görevleri arasındaydı. 1720’de görevlendirilen Paris Sefiri Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den başlayarak Osmanlı elçilerinin ziyaretleri batılı ülkelerde de Turquerie adı verilen bir modanın tetikleyicisi oldu. Görevlendirilen elçilerin hazırladığı sefaretnameler ise Osmanlı batılılaşmasına temel kaynaklar arasındadır.

Rus Çarı I. Petro’nun (Büyük) portresi, Godfrey Kneller, 1698, Tuval üzerine yağlıboya 241,2 x 145,4 cm. Rus Çarı I. Petro’nun (Büyük) portresi, Godfrey Kneller, 1698, Tuval üzerine yağlıboya 241,2 x 145,4 cm.

Babası Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin yanında divan efendisi unvanıyla Paris’e girmiş olan Mehmet Said Efendi’nin İsveç sefaretnamesi farklı kültürlerin karşılaşmasından doğan çok renkli sahnelerin ilgi çekici anlatımlarını içerir. Ayrıca dönemin uluslararası ilişkilerine yönelik Osmanlı bakış açısını yansıtan önemli bir belge olmasının yanı sıra, zorlu yolculuğun ayrıntılarıyla da bir seyahatname olma özelliği taşır.

1709 yılında İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın ( XII. Karl) Rus Çarı Petro’dan kaçarken Osmanlı’ya sığınması, Bender’de maiyetiyle birlikte 5 yıl boyunca maaş bağlanarak barındırılması ve bir miktar borç para verilmesi sonucunda Osmanlı Devleti ve İsveç arasında bir borç sorunu çıkmıştı.

 
Poltava yenilgisinin ardından XII. Karl ve Ivan Mazepa, Gustaf Cederström, 1880’ler
Poltava yenilgisinin ardından XII. Karl ve Ivan Mazepa, Gustaf Cederström, 1880’ler
Kozbekçi Mustafa Ağa, Ressamı belirsiz, (George Engelhardt Schröder'den), Tuval üzerine yağlıboya 45 x 38,5 cm.
Kozbekçi Mustafa Ağa, Ressamı belirsiz, (George Engelhardt Schröder'den), Tuval üzerine yağlıboya 45 x 38,5 cm.


Sadrazam Damat İbrahim Paşa 1727’de mali düzenlemelere başlamış ve bu borcun ödenmesi için ilk olarak Kozbekçi Mustafa Ağa İsveç’e gönderilmişti.18. yüzyıl, 1728 sonrası Sonuç alınamayınca deneyimli diplomat Yirmisekizzade Mehmet Said Efendi aynı görevle 1732 Kasım’ında yola çıktı. Bu oldukça tehlikeli ve bol maceralı yolculuğu, deneyimli Osmanlı diplomatının gözlemlerini ve görüşmelerde sözü edilen bazı konuları onun renkli anlatımını temel alarak okuyalım:

Mehmet Said Efendi, Ressamı Belirsiz, Tuval Üstüne Yağlı Boya, 45 x 38 cm. (18. Yüzyıl, 1733 sonrası) Mehmed Said Efendi ve Maiyeti George Engelhardt Schröder, 1733 (?), Tuval üzerine yağlıboya, 113 x 142 cm.

Mehmet Said Efendi Şumnu kasabasını geçtikten sonra kışın iyice bastırdığını, dört saatte iki karış kar biriktiğini anlatıyor. Tuna’yı geçip Yergöğü Kenti’ne varmışlar ancak ertesi gün yollar kapanınca Eflak Voyvodası Iskarletzade Konstantin’in hazırlattığı kızaklarla Bükreş’e varabilmişler. Alay töreniyle karşılandıkları kette hava koşulları düzelir umuduyla birkaç gün kaldıktan sonra Buğdan’a doğru yola çıkmışlar. Aşırı kar yağışından dışarı çıkma olanağı bulamadıklarından üç gün üç güç gece bir bucakta buldukları eve sığınarak, hayvanlarla birlikte barınmak zorunda kalmışlar. Hava biraz sakinleşince tekrar yola çıkmışlar ve Buzău’ya ulaşmışlar. Elçi vardıklarında maiyetindeki bir Tatar ve bir gayrimüslimin soğuktan donarak öldüğünü belirtiyor. Daha sonra Buğdan beldelerinden Bârlad (Purlat) isimli kasabaya vardıklarının ertesi günü yolların durumunun uygun olduğunu öğrenince “Vaslui” isimli bölgeye doğru yola çıkmışlar. 7 saat yürüdükten sonra, ulaşmalarına bir saat kala tekrar kar yağışı başlamış ve yollar kapanmış ve patikalar görünmez hale gelmiş. Şaşkın ve ağlamaklı vaziyette dualarla ilerlemeye çalışırken bir Tatar’ın ayakları donacak korkusuyla çaresizlik içinde hemen binek atının karnını yarıp adamın ayaklarını içine sokarak ısıtmaya çalışsalar da Tatar ve at donarak ölmüş. Mehmet Said Efendi Allah’ın izniyle kendilerinden (elçilik maiyetinden) kimseye pek bir zarar gelmediğini; sadece birisinin kulağının dondurucu soğuk nedeniyle zarar gördüğünü ama ilaçla tedavi edildiğini belirtiyor. Sonuçta büyük zorluklar aşılarak bir saatlik yol dokuz saatte geçilebilerek Vaslui’ye varılmış. 3 gün kalındıktan sonra sekizinci konak noktası olan Hotin’e ulaşmışlar. Hotin’in muhafızı İlyas Paşa, kanunda da olduğu şekilde kapu halkı, kethüdası, mehter ve üç yüz süvarinin yer aldığı bir törenle karşılamış onları. Top atışlarının ardından kente girmişler. Lehlilerden izin haberi gelinceye kadar 26 gün İlyas Paşa’nın evinde kalınmış. Alay töreni ve top atışlarıyla Lehliler tarafından teslim alınarak önce Itrovana, oradan da kızaklarla Vaşova’ya doğru ilerlemişler. Mehmet Said Efendi 23 konaklama noktasından oluşan yolculuk sırasında özellikle namaz kılmak için temiz bir yer ve abdest almak için temiz su bulmakta zorluk çektiklerini belirtiyor.  Varşova’da elçinin dinsiz düşman olarak adlandırdığı, Leh kralı “nal kıran” lakaplı II. August (Güçlü) (1670-1733) ile karşılaşma imkânı bulamadıklarından mektuplar “Peri” isimli vekile teslim edilmiş ve meclis huzurunda okunmuş. Leh tarafı “bizler Devlet-i Aliye’nin sadık dostuyuz” diyerek Osmanlı heyetini birkaç gün misafir etmeyi teklif etmiş. Varşova’nın yakınındaki “Delila Nehri” (Vistül) üzerinde Lehliler tarafından hazırlanan, ocaklı odaları olan, içi çuha kaplı rahat kayıklara bindirilip 11 günlük yolculuktan sonra “Danska” (Gdańsk) kentine varılmış. 6 gün kalındıktan sonra yine Lehliler tarafından hazırlatılan iki küçük kalyona binerek hava koşullarının düzelmesini ve Baltık Denizi’nin buzlarının çözülmesini beklemeden, elçinin ifadesiyle “Allah’a sığınıp” yola çıkmışlar.

Sekizinci günde İsveç kıyılarına varılmış ama ters rüzgârlar yüzünden 3 kere kıyıya yaklaşılsa da geriye sürüklenmişler. Durma, dinlenme imkânı bulamadan “Norveçya” yakınında olarak söz edilen ama bugün İsveç’e bağlı olan Gotland adasına varmışlar. Adada kuru balıktan başka yiyecek pek bir şey bulamayınca ambarlarında kalan erzakla idare ederek 4-5 gün geçirmişler. Sonra 2 günde İsveç kıyılarına tekrar ulaşıp “Lansurt” (Landsort / Öja) boğazından içeri girdiklerinde sevinçle şükrederek küçük adalar arasından dolanmış ve 5 günde Stockholm’e varmışlar. Buraya vardıklarında “mal bulmuş mağribiye” dönerek çok sevindiklerini belirtiyor elçi. Vardıktan sonra öğrenmişler ki İsveçler de öldüler diye telaşlanıp, bir haber alabilmek için etrafa adamlar salmış. Mehmet Said Efendi tehlikeli deniz yolculuğuna dair şunları aktarıyor:

Stockholm Görünümü, Kağıt üstüne bakır baskı, (Fransız kartograf Alain Manesson Mallet için Frankfurt’ta basılmıştır), 20 x 15 cm. 1719 Stockholm Görünümü, Kağıt üstüne bakır baskı, (Fransız kartograf Alain Manesson Mallet için Frankfurt’ta basılmıştır), 20 x 15 cm. 1719

Baltık Denizi soğuk ve şiddetli fırtınaların olduğu bir denizdir. Akşamdan yelkenler ne tarafa çekilmiş ise gece öylece donup ertesi gün öğle vaktine kadar bir tarafa döndürmek mümkün olmuyordu. Halatlar ve makara üzerinde yastık kadar buzlar donup, gemiciler büyük baltalarla birkaç saatte buzları kırıp denize döküyorlardı.

Stockholm iskelesinde kral ve halk tarafından sevinçle karşılanıp, bandonun da katıldığı, 60 kadar topun ateşlendiği törenin ardından alay töreniyle kalacakları yerlere götürülmüşler. Halk yol üzerindeki evlerin ve dükkânların damlarından ve kalyonların halatlarına dizilmiş olarak bu töreni izlemiş. Mehmet Said her bir gemi halatının insanların çokluğundan üzüm salkımına benzediğini söylüyor. Askerler ve halk şapkalarını sallayarak “Allah Osmanlı padişahına ömürler versin” diye bağırmışlar. İklim o kadar soğuk ki senede bir buçuk ay süreyle uygun sıcaklıkta bir hava ancak görülür. Ekinlerin büyümesi ve hasadı için 40 günlük bir süre vardır. Ekinin tarlada kuruyacağı zaman olmadığından, kurutmak için fırınlar icat edilmiştir.

Haziran’ın 11. günü öyle bir kar yağdı ki yarım saatte bir karış kar oldu. Arkasından hava düzelse de uzun sürmedi. Yaz geliyor deseler de Temmuz sonlarına kadar kaldığımız halde, bu sürede yaz havası denebilecek bir gün görmedik. Bizden sonra yaz geldi mi Allah bilir.

Kalacakları yerlere varınca kralın yaveri Mareşal Delafor tarafından kral I. Frederick ve kraliçenin tebrikleri iletilmiş. Akşam yemeği için İsveçliler tarafından, müslümanlar bizim yemeklerimizi yemez diye düşünülerek hiç kullanılmamış kaplar tedarik edilmiş. Mehmet Said, kendi görmese de kralın da bu toplantılarda tebdil-i kıyafet olarak aralarında bulunmuş olabileceğinin duyumunu aldığını belirtiyor. Birkaç gün sonra tören alayı eşliğinde saraya varılarak name-i hümayun krala teslim edilmiş.

Daha sonra yapılan görüşmeleri ve konuşmaları aktarıyor. Borç konusu dışında uluslararası ilişkilere dair konuşmalardan ilginç bir örnek İran’la ilgili olanıdır. Rusların İran’la birlikte hareket etmesi bir tehdit oluşturmaktadır. İsveç İran Şahı Tahmasb’a karşı Osmanlı’ya askeri yardım teklifinde bulunur. Elçi “bugüne kadar savaşlarda kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan kendi kılıcımızla fetihler yapıp, zaferler kazandık”  diyerek bu teklifi geri çevirmiştir. Osmanlı ordusunun batılılaşmasında önemli rol oynayan Humbaracı Ahmet Paşa (Baron de Tott) da konuşulan konular arasında yer almıştır. I. Frederick bir yemek sırasında elçiyi yanına oturtup ondan söz açmış; Ahmet Bey’in bir zamanlar savaşlarda ona refakat ettiğini belirterek “Frengistan’da benzeri ikiye üçe çıkmaz bir üstad-ı kâmildir, savaş konusunda benzeri yoktur” demiştir. İsveç’in Ruslara düşman, Osmanlı’yla dost olduğunun Mehmet Said Efendi tarafından tespiti ise bütün bu zorlu yolculuğun asıl amacını ortaya koyar.

Deli Kralın Huzuruna Kabul

Deli Kralın Huzuruna Kabul

Sanatçı Benoît Hamet, bu yıl 10. yaşını kutlayan Pera Müzesi’nin koleksiyonlarından öne çıkan eserleri yeniden yorumluyor. Hamet, hem gerçek hem kurgusal “tarihi” olaylara mizahi bir bakış sunuyor. Sanatçının, Osmanlı’nın İngiltere’ye gönderdiği ilk elçi Yusuf Agah Efendi yorumlarını, her ay Pera Müzesi Blog’undan takip edebilirsiniz.

Bir Elçinin Seyahati

Bir Elçinin Seyahati

Hikâye 1709 yılında İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın ( XII. Karl) Rus Çarı Petro’dan kaçarken Osmanlı’ya sığınması ile başlıyor. İsveç Osmanlı’ya borçlanıyor, bu sırada Osmanlı stratejik bir değişiklik yapıyor ve artık Avrupa’ya elçi yollamaya başlıyor… Tarihi metin ve sefaretnamelerden yola çıkarak Oryantalist Resim Koleksiyonu yöneticimiz Barış Kıbrıs kaleme aldı.

Pera Müzesi’nde Bir Gece

Pera Müzesi’nde Bir Gece

Sanatçı Benoît Hamet, bu yıl 10. yaşını kutlayan Pera Müzesi’nin koleksiyonlarından öne çıkan eserleri yeniden yorumluyor. Hamet, hem gerçek hem kurgusal “tarihi” olaylara mizahi bir bakış sunuyor.