Dede, Baba, Oğul
Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası

Nickolas Muray: Bir Fotoğrafçının Portresi sergisi kapsamında Çağlayan Çevik kurmaca bir yazı dizisi kaleme aldı. Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası adlı seride Çevik, Muray’ın çarpıcı fotoğraflarından yola çıkarak fotoğraftaki insanların dünyasını birer öykü ile anlatıyor.

Nickolas Muray

İllüzyonlar, Sihirbazlık Numaraları, Havaya Yükselmiş Kadının Üzerinden Çember Geçiren Sihirbaz. Nickolas Muray (1931). George Eastman House Koleksiyonu.

Ah, rahmetli dedem İbrahim Kademrân’ın elimizdeki tek fotoğrafı. Ki bendenizin de, bütün tahsili bir kenara bırakıp sizlere göre hokkabaz, lakin bizlere göre sihirbaz ve illüzyonist, olmasının sebebi bu fotoğraftır. Büyük ilham vermiştir bana. Yıllar yıllar önce rahmetli babaannemden kalan evi, satmak üzere, boşalttığımız sırada; hiç akla hayale gelmeyecek bir yerden, rahmetlinin son nefesini verdiği yastıkla kılıfının arasından çıktı. Kenarı kanaviçe işli kılıfı annem hatıra olsun diye alırken, tık diye düşüverdi önümüze…

Açıkçası İbrahim dedemi hiç tanımadım. Değil ben doğmadan, babam bile daha çocuk denecek yaştayken bırakmış gitmiş dedem. Ölmemiş ama, çekmiş gitmiş… Öylece hiçbir şey söylemeden gitmiş. Babam ona olan sinirinden, hiç anlatmadı dedemi. Sanki daha doğduğu gün ölmüş gibi davranırdı hep. Biz de sormazdık, ne yalan söyleyeyim…
Evde iskambil kâğıtlarıyla bazı illüzyonlar yaptığımı gördüğü ilk gün, şiddetle bir tokat atmış ve “sakın böyle bir hokkabazlığa yeltenmeyesin,” diye bağırıp kapıyı çarptığı gibi odayı terk etmişti! Günlerce konuşmadı benimle. Babaannemin o sırada “armut dibine düşer” sözünü söylemesi üzerine öğrenmiştim birçok şeyi… Ben yediğim tokadın sebebini iskambil kâğıtlarına bağlarken, babamın dedeme olan nefretini öncesiyle sonrasıyla anlatmıştı rahmetli…

Babam bir düşmanmış gibi ansa da dedemi, ne gariptir, rahmetli babaannem İbrahim Bey diye andığı Dedem’den asla ve kat’a kötü sözle bahsetmezdi! “Aşk adamıydı o,” derdi derin nefesler alarak. Sonrasında hülyalı bakışlarla dalar giderdi… Meğer ki, dedemin evi terk ettiği günün sonrasında babam, delikanlılık siniriyle ona ait ne varsa ya yakmış, ya atmış… Ama bu fotoğrafı kurtarmış babaannem…

İbrahim Kademrân, aslında bir zamanların birinci noteri imiş. Haliyle yazıhanesi de pek faal olurmuş. Bütün gün imzalar, vekâletnâmeler, verasetler, belgeler, türlü evrak kayıtları derken arı gibi çalışırmış mübarek. Yazıhanenin kapısını kapattığı gibi, eve gider gün boyu süren sıkıcı mesaisini türlü hikâyeler ile renklendirerek babaanneme anlatır, sonra Boğaz’a inerlermiş usul usul. Büyük aşk yaşamışlar evlenene kadar… Evlendikten sonra da devam etmiş muaşakaları.

Evlenmeden öncesi, dedemin annesi ve babası ona münasip, ailenin şânına lâyık bir gelin belirlemişler bile… Dedem ne yaptıysa olmamış, iknâ edememiş kimseyi. Hele babası kat’iyen itiraz istemiyormuş. Bu aynı zamanda iki ailenin bir araya gelmesi ve daha büyük bir ailenin doğmasına vesile olmak demekmiş… Kızı istemeye gidilecekmiş! Çaresiz gidilmiş de. Fakat gönül bu karasevdaya tutuldu mu engel tanımıyormuş… En sonunda, Zati isimli bir arkadaşının öğrettiği bir illüzyon numarası ile nişanın en mühim ânında, önce bir duman sarmış ortalığı, ardından “hokus pokus”! İbrahim Kademrân ortalıkta yok…

Evdekiler tüm bu olanların ne olduğunu anlayana kadar dedem, babaannemin yanına koşmuş hemen. Ölürüm de evlenmem o kızla, ben sana âşığım demiş. Sığınmış babaannemlere… Eh onun anasının babasının durumdan hiç haberi yok! Haydi kızı kaçırsa bir yere kadar, adam kaçmış resmen… Birkaç gün babaannemlerin arka bahçede idare etmiş dedem. Mevsim o kadar da sıcak değilmiş ama “Allah acımış sevenlere.” Babaannem öyle derdi. O rüzgâr, yağmur birden bire sona ermiş. Birkaç günlüğüne bir pastırma yazı peydahlanmış memlekette. Mevsim normallerinin üstünde bir hafta yaşanmış, talihe bak… En sonunda annesi durumun farkında olduğu için, gidip çağırmış oğlunu. Gerisin geri eve dönmüş, babaannemi istetmek şartıyla! Annesi zor razı olmuş, babasını da razı etmiş nihayetinde. Tüm bunlardan sonra, babası bir daha konuşmamış dedemle… Sebebi ortada, “rezil etti bizi cümle âleme,” der dururmuş. Haksız da sayılmaz hani. Nişanın ortasında duman bombasını atıp, pencereden atlamak görülmüş şey mi! Külliyen rezalet ya neyse… Babaannem söylerdi hemen akabinde, “aşk böyle bir şey işte. Deden aşk adamıydı. Yaptığı her işe aşkla yaklaşırdı…”

Dedem, babasının gönlü olsun diye yaptığı noterlik işine o kadar da aşkla bağlı değilmiş ama… Sevdiğin işi yapmıyorsan bile, yaptığın işi seveceksin diye düşünerek büyük gayret gösterirmiş işinde. Akşamları evde türlü illüzyonlar, hokkabazlıklar yapar, Houdini misâli kendini iplerle zincirlerle bağlayıp, birkaç dakika içinde kurtuluverirmiş bağlarından. Her hareketinin sonrasında babaannemin gözlerine birer öpücük kondurup, kulağının arkasından çıkardığı gülü saçına takarmış rahmetlinin.

Bir süre sonra kabına sığmaz olmuş İbrahim Kademrân. Evvelâ dost meclislerinde, mahalle eğlencelerinde sonra şehrin en mühim salonlarında gösteriler tertiplemeye başlamış. Hattâ rivayet odur ki, ‘Abrakadabra’ lafı da, yurtdışındaki temsillerde dedemin ismini doğru telaffuz edememelerinden doğan bir sözcükmüş. Rahmetli dedemi sahneye çağıran teşrifatçı İbrahim Kademrân’ı söyleyemeyip Abraham Kadabram der dururmuş. Eh devir eski devir. İbrahim Kademrân ismi önce olmuş Abraham Kadabram… Mikrofonsuz salonda yarı gürültüden, yarı uğultudan arka koltuktakilere tarafından adamakıllı duyulamayan isim, Abra Kadabra diye anlaşılmış. Gösterinin sonrasında herkes Abra Kadabra’dan söz eder olmuş… Bunu bir fırsat bilen İbrahim dedem, herhangi bir hareketini yaparken üstadları gibi “hokus pokus” dedikten sonra, kendine has illüzyonları sergilerken, imzası mahiyetinde “abrakadabra” diye bağırırmış! Sonra hareketini yapar selamını verirmiş!

İstediği kızı almayan, baba mesleği noterliğe devam etmeyip bir de hokkabazlığa meyleden dedemin, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de atalarının lakabı olan ve bizzat kendisi tarafından soyadı olarak seçilen Kademrân’a Kadabra’yı tercih ettiğini öğrenen babası, mirasından da çıkarmış dedemi. Umrunda olmamış dedemin de babaannemin de. Baldırı çıplak gibi görünseler de babaannemle beraber huzur içinde yaşıyorlarmış. Gündüzleri türlü numaralarla babaannemi eğlendirip bir yandan akşamki gösteri için pratik yapan dedemin ilk yardımcısı ve en yakın izleyicisi de bizzat babaannemmiş zaten. Fakat birkaç ay sonra hamile kalmış rahmetli. Hamileliği ilerledikçe kocasına yardım edemeyen babaannem, bir süre sonra evde gün saymaya başlarken, bir taraftan da kocasının eve dönüş saatini beklermiş. Bütün özel numaralarını evde ilk önce babaannemin ve kundaktaki babamın önünde yaparmış dedem.

Tabii hep böyle devam etmemiş. Zira babamın aklı başına erdiği vakitlerde dedemle ilgili anısı bir ya da iki taneymiş. Yüzünü görmezmiş hiç babasının. Uluslararası üne kavuşunca Abraham Kadabra namı diğer Abra Kadabra, öğlen saatlerinde pratik yapmaya başlar gece gösterisini tertipler, gecenin kör saatinde eve dönüp uyurmuş. Ne çocuğuna biraz sarılmak, ne hal hatır sormak olmamış talihlerinde. Ama babaannemi hiç ihmal etmemiş! “O yorgunluğuna rağmen, beni mutlu etmesini bilirdi,” der dururdu rahmetli. Her ateşli gecenin sonrasında, bir yolunu bulur babaannemin kâh kulağının arkasından kâh memesinin arasından bir gül çıkarır saçına takarmış… Ta ki, yeniden âşık olana kadar…

Aslında babaannemin söylediğine göre, babamın anlayamadığı şey buymuş… Katıksız bir aşk adamıymış dedem. Babaanneme âşıkmış önce, sonra sihirbazlığa meftun olmuş, ardından sahnede duyduğu alkışlara. Sihrin aşkına, işini gücünü bırakıp bambaşka bir hayat kuran dedem, yeni bir aşkın sihrine kapılınca da yine bambaşka bir hayat kurmak istemiş… Bir iki kere eve geldiği zaman İbrahim dedemin keyifsizliğini fark eden babaannem, daha o zaman anlamış başına neler geleceğini… Kısa süre önce yeni bir asistan almış dedem yanına. Babaannemden sonra en iyi performans sergileyeni buymuş. Uzun uzun neler yaptığını, sahnede nasıl durduğunu, izleyicilerin gözlerini ondan nasıl alamadıklarını, nasıl alımlı olduğunu, nasıl edalı baktığını, nasıl korkusuz olduğunu, nasıl hileyi açık etmediğini anlatır dururmuş. Birkaç kere gösterisini izlemeye de gitmiş babaannem. Yanında babamla… Ama geç saatlere tesadüf ettiği için yan koltukta uyuya kalmış her seferinde babam. O yüzden hiçbir şey hatırlamadığını söyler dururdu. Ne kadar ısrarla sorsam da… Babaannem de dalga geçerdi, “salon alkıştan inlerken senin baban horul horul uyurdu,” diye… Babamın tek açıklaması şu olurdu: “Baba diye bildiğim bir insan yoktu, babam diye sahnede duran bir hokkabaza da tahammülüm yoktu!”

Deyim yerindeyse İbrahim Kademrân; babası tarafından istenmeyen oğul, biricik oğlu tarafından da istenmeyen baba ilan edilmişti. Talihin tuhaf bir cilvesi…

Babaannem, İbrahim Kademrân’ın artık başkasına âşık olduğunu anladığı ânı da anlatmıştı tüm detaylarıyla… “Bütün numaralarını büyük bir titizlikle takdim ediyor, her defasında yardımcısını nezaketle sahneye davet ediyordu. Adeta balolarda dans ettiğimiz günlerdeki gibi, sağ eliyle yardımcısının sağ elini tutuyor; sol eliyle beline hissettirmeden dokunduruyor ve çok nazik bir hareketle topuğu üstünde çeviriyordu asistanını. Sanki ateşli bir tangonun finalini vermek üzereymiş gibiydiler her seferinde… Az sonra dizinin üzerine yatırıp, alnına öpücük konduracakmış gibiydi sahnede. Aah İbrahim Kademrân, beni az mı çevirip eğdikten sonra öpmüştü balolarda… Yardımcısını sahnenin önünde kendi etrafında bir bilemedin iki tur çevirip, etrafında ip, kelepçe, halka; hasılı kelam bir hile hurda olmadığını gösteriyordu. Ama elini tutuş şeklini bir tek ben anlardım…. Öyle sıradan bir yardımcısını tutar gibi tutmuyordu kat’iyyen. Bu İbrahim Bey’in en büyük numarasıydı… âşık olduğu insanı ayrı tutardı… Deden, benim elimi nasıl tutuyorduysa, sahnedeki yardımcısının elini de öyle tutuyordu. Kalbi küt küt atan bir serçeyi ürkütmemek endişesi içindeydi adeta elleri. Dokunmakla dokunmamak arası bir temas… Sonra kimseye hissettirmeden yüreğindeki yangını, bir parmak şıklatmasıyla yardımcısının gözünü kapattırıp, herkesken mutlak sessizlik istiyordu. İzleyicilerin gerilimi bütün salonu kaplamıştı adeta! Hava kurşun gibi ağır… Birden yardımcısını yerden bir çocuk boyunca havalandırıp, yere paralel uzattıktan sonra, büyük bir halkayı etrafından geçirivermişti yavaş yavaş. Nefeslerin tutulduğu andı. Gösterinin sonunda alkışlar nümayişler çığlıklar salonu inletiyordu. Baban o zaman bile uyanmadı… Ama ben bir şeyi fark etmiştim. Deden İbrahim Kademrân nasıl bana özel hareketler figürler yapıp sahnede aşkımızın meyvesi bu illüzyonları sergiliyorduysa, yeni yardımcısı da onun bu en meşhur hareketi yapmasını sağlıyordu. Aşk adamıydı o. İbrahim Bey, aşkının meyvesini farklı toplardı…”

Bu kadar! Hep burada bitirirdi, babaannem. Dedem nereye gitmişti, ölmüş müydü, ne zaman ölmüştü, o kadının adı neydi, neden öyle sessiz sedasız gitmesine izin vermişti hiç anlatmadı. Dedeme olan aşkından sustuğunu söylüyor annem. Babam hâlâ bir şey anlatmaz… Aslında dedem gibi sihirbazlık işine gönül verdiğimden beri hayırsız evlât sayılırım ya, çok da ses çıkarmıyor artık… Annemden alıyorum haberini, “şeytan görsün yüzünü” diyormuş zaman zaman… Dedemin tuhaf talihini yaşıyor desem yeridir. Baba olarak kabul etmediği hokkabaz, bu kez evlat olarak karşısına çıkmıştı. İbrahim Kedamrân hem babası hem evladı tarafından reddedilmiş yalnız kalmıştı. Babam da hem babasını hem evlâdını reddederek yalnızlık talihini paylaşmıştı. Benim talihim ise İbrahim Bey’le aynı gibi görünüyor…

Yazar: Çağlayan Çevik

Araba Sevdası Yahut Hikâyenin Aslı <br> Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası

Araba Sevdası Yahut Hikâyenin Aslı
Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası

Nickolas Muray: Bir Fotoğrafçının Portresi sergisi kapsamında Çağlayan Çevik kurmaca bir yazı dizisi kaleme aldı. 

Dede, Baba, Oğul <br> Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası

Dede, Baba, Oğul
Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası

Nickolas Muray: Bir Fotoğrafçının Portresi sergisi kapsamında Çağlayan Çevik kurmaca bir yazı dizisi kaleme aldı. Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası adlı seride Çevik, Muray’ın çarpıcı fotoğraflarından yola çıkarak fotoğraftaki insanların dünyasını birer öykü ile anlatıyor.

Mağazada Bir Gün <br> Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası

Mağazada Bir Gün
Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası

Nickolas Muray: Bir Fotoğrafçının Portresi sergisi kapsamında Çağlayan Çevik kurmaca bir yazı dizisi kaleme aldı. Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası adlı seride Çevik, Muray’ın çarpıcı fotoğraflarından yola çıkarak fotoğraftaki insanların dünyasını birer öykü ile anlatıyor.