Yüz Yüze

29 Nisan 2016

Bir koleksiyonun en az dört kuşak boyunca aktarılması gerektiğine inanan ve bunu bir bayrak yarışına benzeten Nahit Kabakcı’nın 1980’lerden itibaren oluşturmaya başladığı Huma Kabakcı Koleksiyonu Türkiye’de, bilinçli ve sürekliliği olan az sayıdaki koleksiyondan biri.

Anı ve Süreklilik: Huma Kabakcı Koleksiyonundan Bir Seçki, Huma Kabakcı Koleksiyonu’nun oluşturulma mantığı, gelişimi ve öznelliğin yanı sıra sanat tarihsel bir nesnellikle dönem dönem yenilenen ve geliştirilen yapısı düşünülerek ortaya çıktı; birbirini takip eden iki kuşak tarafından sürdürülen koleksiyonun, ilişkili ve farklı noktaları ön plana alınarak tematik olarak şekillendi.

Seçki bu bağlamda farklı kuşakların koleksiyona katkısının yanı sıra, bütününe ait iç tutarlılığına ve dönüşümlere de işaret etmeyi öngörüyor.

Serginin son bölümü “Yüz Yüze“den bir kesit paylaşıyoruz.

Narkissos, kendi imgesiyle yüz yüze gelen bir mitos kahramanıdır; kendini beğenmişliğin bir eleştirisi olan bu Yunan söylencesiyle sadece kendine –günümüzde buna kendi içimize bakmayı da ekleyebiliriz– bakmanın ölüme götüreceği inancı da yerleştirilir. Yüz yüzelik bu bağlamda Narkissos’un yaptığının tam tersi bir eyleme karşılık gelir. Narkissos mitinde bireyin kendi imgesiyle gerçekleştirdiği “yüzleşme” durumu, yüz yüzelik söz konusu olduğunda iki kişinin varlığına gereksinim duyar ve kişiyi kendi dışındaki bir başka imgeyle ilişkiye sokar.

Sergide, imgelerini görmediğimiz iki “kişilik” var; Nahit ve Huma Kabakcı. Bu iki karakter, bu koleksiyon aracılığıyla sürekli bir yüz yüzelik yaşıyor; iki farklı bakışın, deneyimin parçaları olmalarına karşın bu koleksiyon aracılığıyla tek bir imgeye dönüşüyorlar. Birbirini tamamlayan ama farklılıkları olan iki karakteri, tek bir sanatçının iki işiyle yüz yüze geliyor. İki kuşağın imgesini temsil eden bu neon işler, koleksiyonunun farklılıkları kadar sürekliliği üzerine de en anlamlı son sözü söylüyor.

Ardan Özmenoğlu

Ardan Özmenoğlu, Cumaya Gittim Gelicem, 2008, Neon Işık, 65 X 75 CM.

Heykeltıraş, desinatör, yerleştirme ve ışık sanatçısı olan Ardan Özmenoğlu, çok katmanlı yapıtlarında cümleler, metin fragmanları ve süslü sözler kullanır. İşlerinin odak noktasında yazı vardır, yapıtları, Türkiye’deki çağdaş gündelik kültüre dokunur.

Buradaki neon çalışmada aşırı iri pembe harflerle Türkiye’de herkesin bildiği şu cümle yazılıdır: “Cumaya gittim gelicem”. Bu, gündelik ortamından çekip çıkarılmış bir cümle olarak karşımıza çıkar; genellikle küçük bir kâğıt parçasına çiziktirilmiş olarak ya cami yakınlarında park etmiş bir taksi sileceklerine sıkıştırılmış ya da cuma namazında kapalı bir dükkânın kapısına iliştirilmiş olarak görürüz. Türkiye’de yaşayan mümin Müslümanlar için sıradan olan bir cümle, burada bir sanat objesine dönüşür, orijinal bağlamından kopartılarak çeşitli yorumlara açık bir alana yükseltilir. Bu yeni alan, hem şaşkınlığa hem de içerik hakkında düşünmeye sevk edebilir.

Neredeyse sevgi dolu olan bu yapıtın içeriğini belirleyenler ise ritüel, inanç ve zamandır. Yapıt –sergi mekânında genellikle resimlerden daha yukarıya asılır– belli bir sinyal etkisi yapar, bu etkinin dışına çıkmak ise neredeyse mümkün değildir. Türkçe olan bu çalışmaya erişimin önünde hiçbir engel yoktur. Muzipçe göz kırpan bu yapıtı isteyen istediği gibi ele alabilir, kendi sonucunu çıkarabilir.


Ardan Özmenoğlu Ardan Özmenoğlu, Sanat benim kocam, 2011, Neon ışık, Ø 41 cm.

Ardan Özmenoğlu’nun işleri –bütünlenince resimler oluşturan post-it’lerden tutun da neon yapıtlara kadar- hep bir Türk kadın sanatçı olarak kendisinin 21. yüzyıl başında bulunduğu özel konuma gönderme yapar; böylece de aktüaliteyi yakalayan bir sanat oluşturur. Sanatçı, hem kültür tarihindeki eğilimleri hem de toplum politikası açısından son derece önem taşıyan konuları ironik bir tebessüm ile işler.

“Art is my husband” adlı çalışmasında kullandığı ifade, radikal bir toplumsal bakış içinde kadın ile erkek arasındaki geleneksel, binlerce yıldır geçerli bağdan vazgeçme anlamını taşır. Kadın sanatçı, kendi adına sanatla evli olmayı seçiyor ve evliliği dışlıyor. Aynı zamanda sanatçı bir kişilik için üretme ile varoluş biçimi arasındaki bağa da dikkat çekiyor. Her büyük sanatçı –ister kadın ister erkek olsun– sonuç olarak sanatıyla evlidir. Bu eskiden de böyleydi, şimdi de böyledir. Önemli sanatçı kişilikler, gündelik yaşamlarını toplum ortalamasından çok farklı biçimde düzenler. Kendi sanatları için yaşarlar ve sonuçta bu sanat ışıltısı onların dışına taşar. Ancak o zaman, yani geleneklerden bağımsız olunduğunda, büyük sanat doğabilir. Ardan Özmenoğlu’nun ışık dolu ifadesini, hem ironik hem de varoluşçu açılardan kavramak mümkündür. Açık sarı renklerle parlayan sözcükler, birleşerek sanatkârane bir halka oluşturur, bu da birlik bilincine işaret eder. | TB |

Farklı kuşakların koleksiyona katkısının yanı sıra, bütününe ait iç tutarlılığı ve dönüşümlere de işaret eden Anı ve Süreklilik: Huma Kabakcı Koleksiyonundan Bir Seçki sergisi 24 Şubat -8 Mayıs 2016 tarihleri arasında Pera Müzesi’nde gerçekleşti.

Formları Şekillendirmek Göçebe Gövde / Biçimlenen İdeolojiler

Formları Şekillendirmek Göçebe Gövde / Biçimlenen İdeolojiler

Formları Şekillendirmek yoğun ve belirgin bir biçimde forma odaklanan; ayrıca ideoloji ve göçebelik gibi kavramları imleyen, bunu gerçekleştirirken yerleşik formları çözümleyerek farklı ve yeni bağlamlar yaratan yapıtları bir araya getiriyor.

Hafıza  Anılar İnşa Etmek / Anı Odası / Ölümü Anımsa

Hafıza Anılar İnşa Etmek / Anı Odası / Ölümü Anımsa

Her hafıza bir iç hikâyeyi anlatır; her koleksiyonun da bir iç hikâyesi vardır. Koleksiyon; sanatçı, izleyici, koleksiyoner gibi pek çok farklı hafızanın, hikâyenin birbiri içine geçtiği yerdir.

Modernite  Moderni İnşa Etmek / Moderni Yeniden Biçimlendirmek

Modernite Moderni İnşa Etmek / Moderni Yeniden Biçimlendirmek

Bir koleksiyonun en az dört kuşak boyunca aktarılması gerektiğine inanan ve bunu bir bayrak yarışına benzeten Nahit Kabakcı’nın 1980’lerden itibaren oluşturmaya başladığı Huma Kabakcı Koleksiyonu Türkiye’de, bilinçli ve sürekliliği olan az sayıdaki koleksiyondan biri.