Zamane Öyküleri: Cihangir
Özge Baykan Calafato

05 Nisan 2023

Zamane İstanbulları sergisinden ilham alan öykü serisi Zamane Öyküleri, Özge Baykan Calafato’nun öyküsü “Cihangir” ile devam ediyor!

Bu seri, yazarların sergide yer alan fotoğraflardan esinle kaleme aldığı kısa öyküleri bir araya getiriyor.

 

Deniz en sonunda ev arayışı macerasında ihtiyaç ve isteklerini karşılayabilecek bir emlâkçı bulduğu için heyecanlıydı. Cihangir'de çok küçük olmayan, doğalgazlı, yeterince ışık alan, yeterince güvenli, çok küflü olmayan ve (yani) çok pahalı olmayan bir daire. Ve ona tepeden bakıp Cihangir'in göbeğinde böyle bir eski İstanbul apartmanının kirasını karşılayıp karşılayamayacağını sorgulamayan bir emlâkçı.

Daire, Akarsu Yokuşu, Sıraselviler Caddesi ve Cihangir Caddesi üçgeni içinde kalan sokaklardan birinde, semtin simge mekânlarının arasında bir yerdeydi: Savoy Pastanesi, Elvan Pastanesi, Firuzağa Camii'nin altındaki Asmalı Kahve. Kahvedan, Kahve6, Susam Kafe, 5. Kat, Cuppa, Leyla. Ama bir saniye, bu mekânlar hâlâ var mı? 

Evet, anlaşılıyor, değil mi, ne kadar uzun zamandır İstanbul’dan ayrı kaldığı. Mekânlar, tabelalar, insanlar yok olurken Deniz kimin hafızasını kimin için saklıyordu? İstanbul’u onun hatırladığı gibi kim hatırlıyordu bugün? Şehir onu nasıl hatırlıyordu? Hatırlıyor muydu? 

Dikkat! Ölüm Tehlikesi. Dört katlı binanın girişindeki kutunun üzerindeki yazı. Girişin duvarlarındaki kirli beyaz boya dökülüyordu, duvarlar çatlamıştı, apartmanın giriş kapısı garip bir şekilde yapay görünümlü güllerle bezenmişti. Belki de yeni gelenlere kucak açmak için ya da sadece dikkatleri -dikkat edilmesi gereken- ölüm tehlikesinden uzaklaştırmak için. Deprem, şiddet, trafik kazası, gaz kaçağı, sel, yangın, hırsızlık, elektrik çarpması, kapkaç, cinayet, kirlilik, terör, biber gazı, virüs, deprem, dayak, yaralama, enkaz, nefret suçu, boğulma, intihar, kalp krizi, kalp kırıklığı.

Sana İstanbul’un yapabileceği her şey. İstanbul’un senin için yapabileceği her şey.

Bir şehirde ölmek. Bir şehrin ölümü. 

Deniz, diğerleriyle -evle ilgilenen başka ziyaretçiler de vardı- birlikte, tam olarak güvenemediği ama inanmaktan başka çaresinin de olmadığı emlâkçının peşinden daireye doğru yürüdü. İçeri girer girmez ağır bir küf kokusu sardı bedenini. Evi hırsızlara karşı korumak için sıkıca zincirlenmiş küçük pencerelerden içeri neredeyse hiç güneş ışığı girmiyordu. Mart sonuydu ve hava çok soğuktu. İçerisi de. Tam da İstanbul'un Mart ayında yapmayı çok sevdiği o sürpriz. Mahallenin kedileri, alt kattaki komşu mama tazelerken evin arka tarafında miyav miyav miyavlıyordu. Ne de olsa çiftleşme mevsimi.  

Emlâkçı, herkes içeri girdikten sonra üç küçük odalı dairenin turuna başladı. Daire hakkında övebileceği her şeyi övüyordu. Bakın yeri ne kadar merkezi, her yere yürüme mesafesinde; ev sahipleri de çok iyi insanlar; yok, kirayı artırmayacaklar çünkü mesele para değil, mesele güven; tabii, elbette, bina depreme dayanıklı; yalıtımı kuvvetli; komşular mı, onlar da çok saygılı, bir tek kedileri besleme durumu var, kedileri sever misiniz; üst kattaki komşunun çok nadiren bir "misafiri" gelir -anladınız siz onu- ama gerçekten çok nadir. Mutfak yakın zamanda yenilenmiş, hayır, içeride “birtakım” yaratıklar yok, her yer bal dök yala.

Küf kokusu zaten Deniz’in başını ağrıtmaktaydı ama emlâkçının övmeyi unuttuğu yüksek tavanlar hoşuna gitmedi değil – emlâakçının tavanları övmemesi gerçekten kaçırılmış bir fırsattı. Mutfak küçücüktü, bir kişi bile zor sığıyordu. Grup oturma odasında emlâkçıyı dinlemeye devam ederken, Deniz herkesten önce yatak odasını inceleyebilmek için çaktırmadan gruptan ayrıldı. Yatak odasına çift kişilik bir yatak ancak sığabilirdi, belki üste birkaç raf eklenebilirdi ama o zaman da belki depremden sağ çıkamazdı. Daire zemin kattaydı. Altında kalınacak yığınla moloz demek.

Yatak odasını kolaçan ederken köşedeki gömme dolap gözüne çarptı. Bedava dolap, çok iyi. Yakından incelemek için dolabı açtı. Sanki bir şey onu bunu yapmaya itmiş gibiydi, sanki onu orada bir şeyin beklediğini biliyordu, Deniz’i kendisine doğru çekmişti. Dolabın arkalarına doğru, yerde küçük ahşap bir sandık vardı, kilitli gibiydi. Garip. Gözden kaçması çok kolay bir nesneymiş gibi, fark edilmeden orada kendi başına öylece duruyordu.

Deniz sandığı kaldırdı. Sandık ağır değildi ama içinde bir şey olduğu belliydi. Sandığı kendine doğru çekerken yere bir şey düştü. Bir anahtar. Durdu, tereddüt etti, yaptığı şeyin doğru olup olmadığını kendi içinde tarttı; bir yandan da meraklıydı, bu durumun içine çekilmişti bile, fazla zamanı da yoktu. İçerideki grup, emlâkçının oturma odası üzerine anlattığı destanları dinlemeyi bitirmek üzereydi. Ziyaretçilerden herhangi biri her an gruptan ayrılıp yanına gelebilirdi.

Vicdanından sessizce özür dileyerek -çünkü, elbette o anahtar o sandığın anahtarıydı- sandığı açtı. Bir deste aile fotoğrafı, siyah beyaz, daha doğrusu sepya, tozlu, çünkü -nasıl olur, insanın aklı almıyor- sandığa bir süredir dokunulmamış gibiydi. Sandığın içindeki fotoğraflar belli bir düzen olmaksızın üst üste yığılmış gibi görünüyordu, bu kadar kısa bir süre içinde fotoğraflar arasında bir mantık bağı kurmak zordu; yüzler ve mekânlar birbirine karışıyordu.

Fotoğraflardan bazıları pasaport fotoğrafı boyutundaydı, kimisi daha büyük, kartpostal ebadında; içlerinde -bireysel ya da grup- portre fotoğrafları, düğünler, nişanlar, mezuniyetler; stüdyoda, evde, dışarıda, plajda, ormanda; bir mesire yerinde gramofon dinleyen bir aile, bağda üzüm yiyen bir grup, doğum günü partisinde kahkaha atanlar, askerde patates soyanlar, 19 Mayıs gösterilerinde kız öğrenciler, sünnet töreninde orada olmak istemiyormuş gibi şaşkınlıkla kameraya bakan bir çocuk.   

Deniz daldığı hayallerden aniden sıyrıldı. Emlâkçı hemen dibinde bitmişti. O kadar yakındı ki, adamın ağır nefesinin kokusunu hissedebiliyordu.

"Ne yapıyorsunuz?"

O sırada diğerleri de odaya doluşmuştu.

Deniz donup kaldı. Hissettiği korku ve utançla kalbi küt küt atmaya başladı.

"Ay çok özür dilerim, odada bakınırken sandığı gördüm de. O kadar."

"Ben onu şöyle alayım," dedi emlâkçı, sandığı hışımla kendine çekerek. Tahta eşyayı sağ kolunun altına koyup Deniz’e sırtını döndü ve İstanbul’un gizli bir hazinesi olduğunu iddia ettiği bu dairenin güzellemesine devam etti, bu fiyata kaçırmayın, şu muhteşem yüksek tavanlara bakın -tavanları övmek en sonunda aklına gelmişti, iyi bari-.

Deniz yine de bir süre dairede oyalandı, oradan hemen çıkmadı. Bir süre beyaz kartonpiyer tavanı inceleyen gruba bakıyormuş gibi yaptı ama sonra bakışlarını yavaşça hâlâ sandığı sıkı sıkı tutan emlâkçıya çevirdi. Gözleri buluştu. İkisinin de birbirinden hazzetmediği aşikârdı. Deniz de emlâkçıya yakalandığı için kendine ayrıca kızmıştı. Sandığa ve fotoğraflara erişme fırsatını sonsuza dek kaybetmişti. Aptallık ettin.

Son bir girişimde daha bulunmaya karar verdi, belki bu buzları eritir, gerginliği bir nebze yumuşatır ve sonunda sandığa yeniden kavuşmasına yardımcı olur diye düşündü.

"Sandığın kime ait olduğunu biliyor musunuz? Bir önceki kiracılara ait olabilir mi dersiniz?"

Emlâkçının Deniz’i tamamen görmezden gelmeye çoktan karar vermiş olduğu anlaşılıyordu. Adam artık evden çıkmak için dakikaları sayıyordu. Daire hakkında hevesliymiş gibi davranmayı da bırakmıştı. Mesaisi bitmişti. Odadaki gruba “turumuz burada sona erdi,” diye duyurdu. “Buyrun, bu da kartvizitim, öğleden sonra ofiste olacağım, yüksek talep ve piyasanın durumunu da göz önüne alırsak elinizi çabuk tutmanızı ve hızlı karar vermenizi öneririm."

Hemen ardından Deniz’e dönerek çıkış yolunu gösterdi.

Grup sırayla binanın girişindeki merdivenlerden inerken Deniz’in dikkati bir kez daha girişteki tabelaya kaydı: Dikkat! Ölüm Tehlikesi

Kolunun altında sandıkla binadan en son çıkan emlâkçı oldu. Belli ki sandığı ofise götürecekti ama Deniz sandığı ofiste görme şansını da kaybetmiş olduğunu çok iyi biliyordu.

Ayrılırlarken emlâkçı Deniz’e dönerek "Ne yazık ki ev tutuldu," dedi en son. "Ofise kadar hiç zahmet buyurmayın."

Deniz ağzını açmadı. Adımlarını yavaşlattı ve adamın sokağın köşesinde tamamen gözden kaybolmasını bekledi. Kimsenin kendisiyle ilgilenmediğinden emin olduktan sonra cebine sıkıştırmış olduğu bir deste aile fotoğrafını çıkarıp baktı: Bir mesire yerinde gramofon dinleyen bir aile, bağda üzüm yiyen bir grup, doğum günü partisinde eğlenen insanlar, patates soyan askerler ve sünnet kıyafetiyle yatakta yatan şaşkın bir çocuk. Son olarak, birbirlerine tatlı tatlı sarılmış, gözleri aşkla ışıldayan bir çiftin kameraya gülümsediği bir stüdyo fotoğrafı. Ve fotoğrafın arkasında minik bir not: İstanbul, 1923, Maria & Raif

  

 

Özge Baykan Calafato, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Lisans eğitiminin bir bölümüne Japonya’da devam etti. Gazetecilik alanındaki yüksek lisans eğitimini Londra Westminster Üniversitesi’nde, Erken Cumhuriyet Dönemi aile fotoğraflarında kimlik temsilleri üzerine yaptığı doktora çalışmasını Amsterdam Üniversitesi’nde tamamladı. Halen Amsterdam Üniversitesi Edebi ve Kültürel Analiz bölümünde öğretim üyesi. Akademik çalışmaları fotoğraf, arşiv, hafıza ve kültürel kimlik üzerine odaklanıyor. 1999’dan bu yana Geniş Açı Fotoğraf Sanatı Dergisi başta olmak üzere çeşitli dergilere yazı ve çevirileriyle katkıda bulundu. 2014-2020 yılları arasında New York Üniversitesi Abu Dhabi’nin bir parçası olan Akkasah Fotoğraf Merkezi’nde Asistan Direktör olarak çalıştı. Öyküleri Hayalet Gemi, Eşik Cini ve Notos gibi dergilerde yayımlandı. Konuşmayan Adam (altKitap, 2000; Notos, 2007) ve Tutkunlar - Kült Kitap (Notos, 2012) adlı iki romanı, Su Eleştirmenleri (altKitap, 2013) ve Çekilir Dert Değil (altKitap, 2014) adlı iki öykü kitabı ile Caz Kadınları (altKitap, 2011) adlı bir deneme kitabı bulunuyor. Doktora tezini temel alan kitabı Making the Modern Turkish Citizen: Vernacular Photography in the Early Republican Era (I.B. Tauris, 2022) 1920’li ve 1930’lu yıllarda Türkiye’de kentli orta sınıfın vernaküler fotoğrafta temsillerini inceliyor. Baykan Calafato aynı zamanda altKitap Yayınevi'nin yayın kurulu üyesi.

Fotoğraf:
Ci Demi
Her Şeyin Kötü Gittiğine Dair Emareler serisinden, 2016-2022

Zamane Öyküleri: Kömür <br> Pelin Buzluk

Zamane Öyküleri: Kömür
Pelin Buzluk

Zamane İstanbulları sergisinden ilham alan öykü serisi Zamane Öyküleri, Pelin Buzluk’un öyküsü "Kömür" ile başlıyor! Bu seri, yazarların sergide yer alan fotoğraflardan esinle kaleme aldığı kısa öyküleri bir araya getiriyor.

Zamane Öyküleri: Felis <br> Hande Ortaç

Zamane Öyküleri: Felis
Hande Ortaç

Zamane İstanbulları sergisinden ilham alan öykü serisi Zamane Öyküleri, Hande Ortaç’ın öyküsü “Felis” ile devam ediyor! Bu seri, yazarların sergide yer alan fotoğraflardan esinle kaleme aldığı kısa öyküleri bir araya getiriyor.

Tigran Mansurian ile bir söyleşi - Nairi Galstanian

Tigran Mansurian ile bir söyleşi - Nairi Galstanian

 Dünya çapında yankı bulan film üzerine Andrey Tarkovski, Parajanov’u “bir dahi” olarak nitelendirirken Michelangelo Antonioni ise “çarpıcı, mükemmel bir güzellik” olarak tanımladığı filme ilişkin, “Bana kalırsa Parajanov, dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri” değerlendirmesinde bulundu. Filmin müziklerini besteleyen ve bu vesileyle yeni, müzikal bir dil icat eden Ermeni besteci Tigran Mansurian ise, Sayat-Nova’yı “evrensel bir öneme sahip, olağanüstü bir olay” olarak tanımladı.